Yeni Sayfa 1



Geri git   RockTurka.ORG - Gerçek Rock Sitesi - Müzik = Rock = RockTurka Rock Müzik,Rock Müzik Hakkında,Rock Şarkılar,RockTurka.OrG > [..::Eğitim-Ödev-Tez-English-Edebiyat-Türkçe-Yabancı Dil::..] > Kitap Özetleri
Forum RapidShare Dosya Arama Kayıt Ol MP3 PLAYER RSS FEEDS YENİ MESAJLAR Arama

Tags: ,

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 03-27-2009   #1 (tekli aç)
DejaVu
Site Yöneticisi
 
DejaVu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
DejaVu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye No: 2
Giriş Tarihi:Nov 2006
Mesajlar: 8.428
Konu Sayısı: 4721
Level: 61 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 907 / 1512
Güç: 2809 / 16241
Tecrübe: 50%
Karizma Puanı: 1000010046
Karizma Derecesi: DejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond repute
Tecrübe Puanı: 50
Teşekkür Bilgileri
Ettiği Teşekkür: 187
83 Mesajına 129 Kere Teşekkür Edlidi
Etiketler
Submit to Clesto Submit to Digg Submit to Reddit Submit to Furl Submit to Del.icio.us Submit to Jeqq Submit to Spurl
Yeni Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar


Foruma Üye Girişi Yapınız..Henüz üye olmadıysanız BURAYA TIKLAYIN ve Üye Olunuz..


Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar

Quantum Leaps in the Wrong Direction - 2001

Charles M. Wynn - Arthur W. Wiggins

Çeviri: Aykut Kence

Sayfa Sayısı: 212
Boyutları: 13,6 x 21,5 cm
ISBN 975-403-347-1
ISBN 975-403-346-3 (Ciltli)

Charles M. Wynn ve Anthur W. Wiggins'in kaleme aldıkları Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar adlı kitabı ilk elime aldığımda sıradan bir popüler bilim kitabı olduğu sanısına kapıldım. Fakat daha ilk sayfayı çevirdiğimde, kitabın içeriğini daha net biçimde veren "Gerçek Bilim Nerede Biter ve Sözdebilim Nerede Başlar?" alt başlığını görünce, okumak gerektiğini düşündüm. Sayfaları tüketmeye başladıkça da, bu kitabı sadece okumakla kalmayıp, özelikle genç kuşaklara tavsiye etmek ve okunmasını sağlamak ihtiyacını hissettim. Bu hissiyatın günümüzün düşünsel ikliminden kaynaklanan bir nedeni var.
Bundan üç-dört yıl kadar önce, İstanbul, Ankara ve Kocaeli'deki üniversite öğrencileri arasında bir 'Safsata Anketi' düzenlemiştik. Sonuçlar tek kelimeyle korkunçtu. Biyoloji fakültesi son sınıf öğrencileri arasında "Adem ile Havva'dan geldiğimize" inananların oranı yüzde seksen beş dolaylarındaydı. Yanlış okumadınız; bu anketi mahalle kahvelerinde değil, biyoloji fakültesi son sınıf öğrencileri arasında yapmıştık, yani şimdi o öğrencilerin hepsi birer biyolog! Dahası var; astronomi bölümlerinde okuyan öğrencilerin yüzde yetmişden fazlası UFO'lara ve astrolojiye inanıyordu. Kadere, cinlere ve Nuh Tufanı'na inananların oranı ise yüzde doksanları buluyordu. Bizde böyleydi de, bilim ve teknolojinin merkezi sayılan ABD'de durum farklı mıydı? Scientific American dergisinin birkaç yıl önce yaptığı bir ankete göre hayaletlere, perili evlere, canavarlara, ölümden sonra yaşama, astrolojiye, UFO'lara inananların oranı yüzde yetmiş-seksenlere varıyordu. Hey gidinin "Bilgi Çağı", "Bilimsel Teknolojik Devrim"i!
Dünyanın en önemli bilim dergilerinden Nature, 28 Nisan 2005 tarihli sayısının kapak konusunu 'Bilinçli Tasarım'cıların eğitim kurumlarındaki faaliyetlerine ayırmıştı. 'Bilinçli Tasarım' (veya 'Zeki Kasıt'), Darwin'in Evrim Kuramı'na yönelik gerici saldırının günümüzde aldığı biçimlerden biri. Evrenin ve canlı türlerinin oluşumunda doğa üstü bir gücün etkisi olduğunu 'bilimsel' bazı kılıflar uydurarak kanıtlamaya çalışıyorlar. Bilimi çarpıtarak, bilime karşı savaşıyorlar!

'Oyuncak'tı teleskop!
Bütün bu verilerden dolayı, bilim ile sözdebilim arasındaki sınırı bir kez daha net olarak çekmek önem kazanıyor. İşte Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar bunu amaçlıyor. Kitap ilk üç bölümde 'bilimsel yöntem'in ve 'bilimsel usavurum'un ne olduğunu açıklıyor. Bu tür yazıları okuduğumda aklıma her zaman ünlü Galileo Galilei gelir. Modern bilimin babası sayılan Galilei, bugün bize oyuncak gibi gelecek kendi yaptığı teleskopuyla gökyüzüne bakmayı akıl eder. İşte Bilimsel Devrim başlamıştır; o oyuncak teleskop Ortaçağ karanlığını tarihe gömen bir 'giyotin' işlevi görür. Galilei, kendisine karşı çıkan kilise papazlarını teleskopuyla göğe bakmaya davet eder, ama reddedilir. Tanrı kelamları varken, zındık işi bir alete mi inanılacaktır? Gökte olanları anlamak için kutsal metinlere mi başvuracaksınız, yoksa gökyüzüne mi bakacaksınız? İşte bilim ile sözdebilim arasındaki fark bu kadar 'basit', ama bu kadar 'zor'dur. Bilim 'deney' ve 'gözlem'le başlar, usavurma ile devam eder. Sevgili Galilei'yi kırk kez Pisa Kulesi'nin tepesine çıkaran da aynı gerçek aşkıdır. Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar adlı kitap okuru göğe bakmaya ve Pisa Kulesi'ne çıkmaya davet ediyor. Önemi burada.
Wynn ve Wiggins'in kitabı, sonraki bölümlerinde, bazı sözdebilim örneklerini ele alıp tek tek çürütüyor. Kimliği belirlenemeyen uçan nesneler (Unidentified Flying Objects UFO) gerçekten var mıdır? Kitap yanıt veriyor: "Büyük bir kesinlikle vardır. Hiç kuşku yok: Birçok uçan nesnenin kimliği hâlâ belirlenemedi." Peki bu uçan nesnenin dünya dışından gelen bir uzay gemisi olduğu ne malumdur ('malum' deyince aklıma bir deyim geldi ama neyse)? Bu noktada bir tane bile kanıt yoktur. Hem bu nesnelerin uzaylıların gemisi olduğunu iddia eden UFO'cular, neden hâlâ 'UFO', yani 'kimliği belirsiz' tanımını kullanıyorlar? Demek ki kimliğini belirlemişler! Yapacakları tek şey bu nesneleri (veya inandırıcı izlerini) bize göstermektir. Biz kilise papazı değiliz ki, gökyüzüne bakmaya hazırız.
Kitap ruhçuluk, ölümden dönme deneyimi, hayalet, yeniden doğuş, başka bir bedende dirilme, fal, astroloji, ruh çağırma seansları, yaratılışçılık, telepati, buluculuk, psikokinez (uzaktan etki) gibi konuları da aynı basit usavurmalarla ele alıyor ve okura bir 'bilimsel refleks' kazandırmaya çalışıyor. Ülkemizde de sıcak bir tartışma konusu olduğu için, yaratılışçıların iddialarına karşı bilimin yanıtlarının verildiği bölümü özellikle öneririm.

O meşhur söz: Dünya dönüyor
İnsanlar ne yazık ki, Uri Geller adlı bir şarlatanın 'zihin gücü'yle uzaktan çatal kaşıkları büküşünü aval aval seyrediyorlar, ama mikroelektroniğin Mars'taki uzay aracını dünyadan tuşlara basarak yönlendirme düzeyine gelişi üzerinde düşünmüyorlar. Bu müthiş bir olay değil midir? Milyonlarca kilometre ötedeki bir başka gezegene araç yolluyorsunuz, başarıyla yüzeye indiriyorsunuz, hareket ettiriyorsunuz, önüne bir kaya parçası çıktığında yönünü değiştirip hareketinin devamını sağlıyorsunuz; bütün bunları dünyada oturduğunuz yerden bilgisayarınızın tuşlarına basarak yapıyorsunuz. Bilim bunları yapabilecek düzeye erişmiştir. Keşke bir de bu bilimsel bilgi, oturduğumuz yerden tuşlara basıp bir halkın tepesine bomba yağdırmak için kullanılmasa! Fakat insanlık bunu da başaracak. Ne demiş Sevgili Galilei: "Dünya yine de dönüyor"! Her türlü hurafe ve şarlatanlığa karşı bilimsel yöntemi savunmak ile bilimin yıkım araçlarına dönüştürülmesine karşı mücadele çakışmaktadır bugün. Mikroelektroniğin sunduğu olanakları kitle imha araçlarına dönüştüren ülkenin başkanı, bütün bunları "Tanrı'dan aldığı işaret" sonucu gerçekleştirdiğini söylemiyor mu!
Son olarak, eserin çevirmeninin de çok önemli bir bilim insanımız olduğunu belirtelim. Biyoloji profesörü Sayın Aykut Kence, ülkemizde Evrim Kuramına yönelik gerici saldırılara karşı verilen mücadelenin önde gelen neferlerinden değerli bir bilimcimiz.
Tübitak Yayınları'ndan çıkan Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar adlı kitabı okuyun. Kendiniz de okuyun, çocuklarınıza da okutun. Doğru yönde sıçrayabilmek için... Galilei gibi sıçrayabilmek için...

Ender Helvacıoğlu
Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni


_________________________


    Alıntı ile Cevapla
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 03-27-2009   #2 (tekli aç)
DejaVu
Site Yöneticisi
 
DejaVu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
DejaVu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye No: 2
Giriş Tarihi:Nov 2006
Mesajlar: 8.428
Konu Sayısı: 4721
Level: 61 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 907 / 1512
Güç: 2809 / 16241
Tecrübe: 50%
Karizma Puanı: 1000010046
Karizma Derecesi: DejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond reputeDejaVu has a reputation beyond repute
Tecrübe Puanı: 50
Teşekkür Bilgileri
Ettiği Teşekkür: 187
83 Mesajına 129 Kere Teşekkür Edlidi
Etiketler
Submit to Clesto Submit to Digg Submit to Reddit Submit to Furl Submit to Del.icio.us Submit to Jeqq Submit to Spurl

Foruma Üye Girişi Yapınız..Henüz üye olmadıysanız BURAYA TIKLAYIN ve Üye Olunuz..


Kitabın satış fiyatı 6 YTL ama hiç kimse başlığında"kuantum" geçen bir kitabı almak istemeyeceğinden ve çok büyük bir öneme sahip olduğundan aşağıya bir kısmını koyuyorum: (alıntıdır)

Bilimsel Yöntem

Bilim, özellikle de ayrıntılı olarak sergilendiği zaman gizemli görünebilir. Aslında olağanüstü şekilde dosdoğrudur. Bilim insanları basit şekilde doğal olayları anlamaya çalışırlar.

Bilimsel usavurumu herkes bir ölçüde kullanır. Örneğin, şayet gecenin yarısında bir gürültü duyarsanız, gürültünün nedenini anlamanız önemli olabilir. Gürültünün kediniz Tekir’i kovalayan köpeğiniz Çomar tarafından çıkarıldığını düşünebilirsiniz. Bu senaryo sizin, sıcak yatağınızdan çıkmamanızı düşündürecek denli zararsız görünebilir. Fakat iyice emin olmak için isterseniz, yatağınızdan kalkar ve bazı ışıkları açar ve ters dönmüş bir lamba veya suçlu suçlu bakan hayvanlar gibi bir kanıt arardınız.

Bu örneğe daha sistematik, fakat son derece yararlı bir şekil de bakalım. Bilim GÖZLEMLER ile başlar. Gecenin yarısında bir gürültü GÖZLEDİNIZ. Eğer gürültünün nedeni hakkındaki genel anlayışınız veya HİPOTEZ İNİZ doğruysa, gürültüye kediyi kovalayan köpeğin neden olduğunu ÖNGÖREBİLİRDİNİZ. Kalkıp böyle bir durum için kanıt aradığınızda bir DENEY yapıyorsunuz.

Eğer DENEYİN sonuçları sizin öngördüğünüz gibi değilse (Tekir ve Çomar’ın ikisi de masum bir şekilde uyuyorlar), o durumda genel anlayışınız açıkça yetersizdir ve yeniden kurulmalı ve DEGİŞTİRİLMİŞ HİPOTEZ olarak yeniden sınanmalıdır.

Eğer sonuçlar öngörü ile uyumlu ise, bu sizin HİPOTEZİN geçerliliğini destekler (fakat kanıtlamaz). Yine de lambanın bir hırsız tarafından devrilmiş olma olasılığı da vardır.

Bu sınamalardan her geçişinde, hipotezinizin güvenilirliği artar. Geçmediği zamanlarda ise hipotez gözden geçirilmeli ya da bırakılmalıdır. Bilim insanları her iki olasılığa da açık olmalıdırlar.

İşte diğer bir örnek. Eğer kilo vermek istiyorsanız ve davranış biçiminizi uygun bir kilo verme yöntemini seçecek kadar anladığınızı düşünüyorsanız, bir yöntemi seçtiğiniz ve kullandığınız her sefer bu anlayışı sınıyorsunuz. Eğer kilo verirseniz, davranış biçiminizi anlayışınız tamdır. Şayet kilo kaybetmezseniz başlangıçtaki anlayışınızın yetersiz olduğunu kabul etmek zorundasınız.

Bu örnekte vücudunuz hakkında nasıl hissettiğinizi, yiyeceklerin varlığı ve yokluğu karşısında nasıl davrandığınızı hangi sıklıkla eksersiz yaptığınızı vb. GOZLEMLEDİNIZ. Eğer genel anlayışınız ya da HİPOTEZİNİZ doğru ise, hangi kilo verme yönteminin (kendi kendinize diyet yapmak, kendi kendinize diyet ve eksersiz yapmak, düzenli olarak toplanan bir grubun üyesi olarak diyet yapmak, doktorunuz tarafından izlenen bir planı kulla narak diyet yapmak gibi) bu davranış biçimine en uygun olduğu nu ve en büyük olasılıkla kilo vermenize yardımcı olacağını ÖN-GÖREBİLMELİSİNİZ: Seçilen bir yöntemi kullanarak kilo vermeye gerçekten giriştiğiniz zaman bir DENEYyapıyorsunuz.

Eğer DENEY sonucu ÖNGÖRDÜGUNUZ gibi değilse (sadece kilo vermediniz, kilo aldınız!) ,o zaman kendiniz hakkındaki genel anlayışınız ya da HİPOTEZİNİZ açıkça yetersizdir ve yeniden kurulmalı veya GÖZDEN GEÇİRİLEREK DÜZELTİLMİŞ HİPOTEZ olarak yeniden kullanılmalıdır.

Eğer sonuç ÖNGÖRÜLEN gibi ise bu HİPOTEZİNİZİN geçerliliğini destekler (fakat kanıtlamaz). Farklı bir yöntemi kullanarak da kilo vermiş olabilirsiniz. Bilim insanlarının, hipotez kurulurken yapılan her türlü varsayımın ayırdında olabilmek için çok çaba harcamaları önemlidir. Eğer bu varsayımlar geçerli değilse, deney hipotezin geçerli bir sınamasını sağlamayabilir. İlk örnekte kedi köpeği kovalıyor olabilirdi... İkincisin de, hamile olduğunun farkında olmayan bir kadın, diyet sırasın da hamileliğinin sonucu olarak kilo alabilirdi.

Bilim insanlarının hipotezleri sınamasının başka bir yolu, gerçek yaşamdan söyledikleri ile uyumlu, önceden var olan (fakat kendilerince henüz bilinmeyen) örnekler aramaktır. Orneğin, eğer Disney World’e gidip, kaldığınız bir hafta boyunca her gün öğleden sonra kısa bir yağmur yağdığını gözlediyseniz, sadece ertesi gün öğleden sonra kısa bir sağanağı öngörmez, yerel gazete de geçmiş ayların hava raporlarını da inceleyerek yıl boyunca her gün öğleden sonra kısa bir yağış olduğu hipotezini değerlendire bilirdiniz. Eğer araştırmanız günlerce süren bir kuraklık dalgasını gösteriyorsa hipotez buna göre yeniden gözden geçirilmelidir.

Bilim insanları, böylece hipotezleri iki biçimde değerlendirirler: Hipotez taraf öngörülen yeni durumları arayarak ve hipoteze uyan önceki örnekleri bulmaya çalışarak.

Bu değerlendirme yöntemlerini kullanmak için hiç yılmadan ve sürekli olarak yollar tasarlamak profesyonel bilim insanlarının ya da bilimsel usavurumu kullandığını iddia eden herkesin sorumluluğudur Eğer bunu yapmazlarsa, yanlış inançlara saplanıp kalma tehlikesi vardır.

Bilimsel Gözlemler

Şimdi bilimin nasıl gözlemlediğine ve olayları nasıl değerlendirdiğine yakından bir bakalım ki bu yaklaşımı sözdebiliminki ile karşılaştırabilelim.

Gözlemler hipotezlerin dayandığı “olgulardır”. Böyle olgular, bir ses ölçme aygıtında ölçülen gürültü düzeyleri veya yağmur ölçme aygıtı ile ölçülen sağnak yağmurlar gibi özel fiziksel gerçekleri ya da olayları algıladığımız zaman var olurlar.

Bilimsel hipotezler veya açıklamalar gerçek olayların gözlemlerine dayanmalıdır. Çoğu zaman duyumsadığımıza inandığımız, gerçekten de olandır. Fakat bazen, duyularımız bizi yanıltırlar. Örneğin, uzun süre televizyon seyrettikten sonra gözlerimizi kapatır sak, televizyon ekranının hayali “hala karşımızdadır”; zihnimiz, retina artık ışık almasa bile bir TV ekranının hayalini retinadan aldığı sinir uyanları ile yaratmayı sürdürerek bize oyun oynamıştır. Olaylar gerçek gibi görünebilirler, fakat gerçek olmaları gerekmez.

Bilim insanları, olgular ve olaylar insan gözlemciler tarafından duyumsandığı zaman, kişisel deneyimlerin sınırlamalarını göz önünde bulundurmalıdırlar. Bu nedenle;

*Sübjektif olanlardan daha çok objektif ölçümlere gereksinimleri vardır.

*Bağımsız gözlemciler tarafından yinelenen gözlemler ararlar.

*Korunan özel bilgilerden çok herkes tarafından sorgulanabilen gözleme dayanan kanıtları ararlar.

*Bulguların başka gözlemciler tarafından doğrulanmasını talep ederler.

*Gözlemler yinelenebilir olmalıdır. Öyle ki uygun biçimde eğitim almış herhangi bir gözlemci bunların gerçekliğini duyumsayabilmeli ve doğrulayabilmelidir.


Bilim insanları, otoriter beyanların objektif kanıtların yerini almasına izin veremezler. Aynı şekilde ünlü kişilerce onaylanmaları sadece kişisel fikirler sayılırlar, güvenilir beyanlar değil!

Dahası gerçeğin algılanması, önceki inançlar ve beklentiler tarafından etkilenebilir.

Algılama-duyularımızın neyi keşfettiğini bilme işi (gözümüze çarpan ışık dalgaları, kulaklarımızın içindeki yapılan titreştiren basınç dalgaları)-zihnimizin yaptığı bu duyumsamalarımızın yorumlamaları ya da anlamıdır. Algılamalar öğrenildiği için, zihnin görmeyi umduğunu canlandırmaya da kurma eğilimi vardır. Örneğin, UFOlara inanan ve UFO görmeyi bekleyen kişilerin zihinleri, gökyüzündeki ışın demetlerinden UFO görüntüleri çıkartabilir.

Aslında, bu kişiler “görmeseydim inanmazdım” deyişini “inanmasaydım görmezdim”e çeviriler ya da Talmud’da yazıldığı gibilayları oldukları gibi görmeyiz, olduğumuz gibi görürüz.

Bilimsel Varsayımlar

Bazen birden fazla açıklama gözlemler ile uyumludur. Eğer rakip varsayımlar arasında seçim yapmak için deneysel kanıtlar yoksa, bilim insanları en basit varsayımı en olası doğru varsayım olarak seçerler. Bu yaklaşıma bilim insanları Occam’ın usturası adını verirler. En basit açıklamanın her zaman en doğru açıklama olmadığının farkındadırlar, fakat deneysel kanıtlar daha karmaşık bir açıklama gerektirinceye kadar karmaşıklığa gerek duymazlar.

Diyelim ki tam çocuğunuzun öğretmenini ilk kez gördüğünüz bir Veli toplantısına katıldınız. Kısa ve hoş bir toplantıydı. Toplantı akşamı, alışveriş merkezinde bir şeyler alırken, öğretmenin size doğru yürüdüğünü gördünüz. Size selam vereceği yerde öğretmen tek bir kelime etmeden yanınızdan geçip gitti.

Öğretmenin davranışını açıklamanın bir yolu, onun sizi tanıdığı, fakat son toplantıda ona çok kaba davrandığınız için sizinle herhangi bir ilişkisi olsun istemediğine inanmaktır. Diğer bir yolu, sizi tanıdığı fakat sizin yorumlarınızı çok yetersiz ve çocukça bulduğu için sizin varlığınızı göz ardı etmeyi yeğlediği kanısına varmaktır. Bir başka yolu da öğretmenin okul dışında velilerle konuşmayacak kadar seçkinci olduğunu düşünmektir.

Bir bilim insanı öğretmenin davranışını nasıl açıklardı? En olası açıklamanın en basit açıklama olduğu şeklinde bir konum benimserdi: Öğretmen sadece sizi bir toplantıdan sonra yüzünüzü hatırlayacak kadar iyi tanımıyor.

Occam’ın usturası tıp öğrencilerine şu şekilde özetlenir: Nal sesleri duyduğunuz zaman atları düşünün, zebraları değil. Diğer bir deyişle, bir dizi semptoma bakarak bu semptomlara uyan en olası hastalığın tanısını koymalısınız, yoksa çok az rastlanan egzotik bir hastalığın tanısını değil. Düşük ateş, burun akıntısı ve öksürükten yakınan bir hasta büyük olasılıkla soğuk algınlığı geçirmektedir, çiçek hastalığı değil. Bununla birlikte eğer birkaç gün sonra hasta yüzünde benekleri andıran döküntü ve sulanmış gözler gibi semptomlar geliştirirse, hasta soğuk algınlığına göre daha az rastlanan kızamığa yakalanmış olabilir.

Gözlemlerden hipoteze ilerlemek için, bilim insanları tümevarım denilen bir mantık kullanırlar. Tümevarım özel doğrulardan belirsiz genel bir açıklamaya doğru gider. Bu tip akıl yürütme otomatik olarak mükemmel yanlışsız bir hipoteze yol açmaz; sadece makul ölçülerde doğru olma şansı olan bir hipotez oluşturur. Bu nedenle bilim insanları hipotezi değerlendirmelerinde acımasız olmalıdırlar, çünkü onu yeniden gözden geçirip değiştirmeleri gerekebilir.

Hipotez ne kadar çok deneysel kanıtla desteklenirse, olasılığı da o kadar güçlenir. Bununla birlikte deneysel olarak ne denli desteklenirse desteklensin, hipotezin mutlak olarak doğru olduğu su <Yasaklı Kelime><Yasaklı Kelime><Yasaklı Kelime>ürmez biçimde kanıtlanamaz. Diğer yandan, eğer deney sonuçları hipotezle uyumlu değilse, hipotezi yanlış olarak değerlendirmek gerekir.

Bilimsel Öngörüler

Bilimsel hipotezler hem açıklayıcı hem de öngörücüdürler. Gözlenen olayların genel bir açıklamasına yardımcı oldukları gibi, neyin gözlenmesinin gerektiğini öngörmeyi de sağlarlar.

Hipotezden öngörüye gitmek için bilim insanları tümdengelim denilen bir usavurum kullanırlar. Tümdengelim hipotezleri görünürdeki anlamları ile kabul eder ve eğer hipotez doğruysa ne olacağını öngörür (ya da geçmişte ne olmuş olabileceğini). Mantıksal anlamda öngörü, hipotez ne denli geçerli ise o denli geçerlidir. Hipotezin gerçeğini (ya da yanlışlığını) en son sınava, diğer bir deyişle deneye kadar taşır.

Bilimsel Deney Yapma

Öngörülerde bulunmanın oldukça kolay olmasına karşın, çoğu zaman bunları sınamak için deneyler yürütmek oldukça zordur. Deneysel değişkenler özenle denetlenmeli ve izlenmelidir. Deney yapan kişi ve denekler potansiyel sapmalardan mümkün olduğunca kurtulmalıdır. Deneysel koşullar ve sonuçlar doğru olarak verilmelidir ki diğer bilim insanları yaptıkları deneylerin sonuçlarını karşılaştırabilsinler ve farklılıklar varsa bunların neden olduğunu çözümleyebilsinler.

Bilimsel Çevirim

Eğer deney kusursuz bir biçimde planlandıysa ve deney sonuçları öngörülerle uyumlu ise, mantıksal yönden hipotezin desteklendiğini (en azından yeniden sınandığını) söyleyebiliriz. Eğer deney sonuçları öngörülerle uyumlu değilse, hipotez yeniden gözden geçirilmeli ya da tamamen vazgeçilmelidir. Bu nedenle, bilim insan/an hipotezlerine çok bağlı olamaz. Gerçekte ise, yine de deneysel sonuçların ve öngörülerin karşılaştırılmaları güç olabilir.

Sonuçların öngörülere uyumunun ne kadar yakın olması gerektiğini (hangi hata payı ile) belirlemek her zaman kolay olmaz. Bu nedenle öngörünün saflaştırılması ve daha fazla sayıda deney yapmak, akla yatar bir kuşkudan kurtulmak için gerekebilir.

İşte bilimsel düşünceleri değerlendirmek için kullanılan akıl yürütme sürecinin bir özeti.

GÖZLE: Fiziksel gerçekleri ya da olguları duyumsa

TÜME VARIM

HİPOTEZ KUR: Gözlenen olayın genel yapısı hakkında

Bir açıklama yap

TÜMDENGELİM

ÖNGÖRÜDE BULUNipotezle tutarlı gelecekteki bir olayı

Önceden kestir

DENEY YAP: Öngörülen olayın olup olmadığını sınayacak bir sınav yap.

*Eğer sonuçlar öngörü ile uyum içinde iseler hipotez desteklenir.(Fakat ispatlanamaz)

*Eğer sonuçlar öngörüye uymuyorsa

HİPOTEZİ YENİDEN GÖZDEN GEÇİR

ÖNGÖR

DENEY YAP

*Eğer sonuçlar öngörü ile uyum içinde ise hipotez desteklenir.

*Eğer sonuçlar öngörü ile uyum içinde değilseler , çevrime girer.

Hipotezler, Yasalar, Kuramlar ve Modeller

Bir deneyin öngörü ile uyum içinde olduğu her seferinde hipotez güvenilirliği ve inanılırlığı artar. Birçok sınamadan sonra hipoteze bir kuram denilebilir (Einstein ‘ın Görecelik Kuramı gibi). Kuramlar çoğu zaman bir yasayı açıklarlar. Yasa ise doğadaki bir çeşit düzenlilikle ilgili bir beyandır (Newton ‘un Yerçekimi Yasası gibi).

Kuramlar yasanın düzenliliğinin temel neden(ler)ini gerçek olarak varsayarlar. Diğer bir hipotez çeşidine ise model denilir ki bu da gözlenen olayların açıklanması için icat edilen gerçeğin bir temsili ya da benzetimidir (Yeryüzünün tabaka tektoniği modeli gibi).

Bilimsel Usavurum İş Başında

Bilimde önemli olan bilim ilerledikçe kişinin düşüncelerini değiştirmesidir.
HERBERT SPENCER

Bilimsel düşünceyi iş başında görebilmek için klasik bir örneği inceleyelim: Bilim insanlarının maddenin görülmeyen, temel yapıtaşlarını anlamak için yaptıkları araştırmayı. Bu örnek bilimsel düşüncenin otoriteye dayanarak değil de, gerçeği öngörülerle kıyaslayan güçlü bir arıtma süreci sonunda ortaya çıktığını gösterecektir. Bilim insanlarının sürekli olarak hipotezlerini yeni deneysel kanıtlar ışığında yeniden incelemeleri ve yeniden gözden geçirmeye hazır bulunmaları gerektiğini vurgulayacaktır.

Democritus’un En Son Yapı Hakkındaki Düşüncesi

Bütün maddelerin yapısına temel olan biryapı olduğu (diğerbir deyişle sonsuza kadar bölünenıeyeceği) inancı MÖ 420’de Atomik Modellerin Evrimi ilk kez yunan filozofu Democritus tarafından dile getirilmiştir. Söylendiğine göre Democritus, bir gün plajda yürürken kumun uzaktan bakılınca sürekli bir görünüme sahip olduğunu yakından bakıldığında ise taneciklerden oluştuğunu gözlemiş. Sezgisi ona, tüm maddelerin bu şekilde benzer tanecikli bir yapıya sahip olması gerektiğini söylemişti. Okyanustaki suyun atomla düzeyine erişene kadar giderek küçülen damlalara bölünebileceğini düşünmüştü ki atomları küçücük, düz yuvarlak toplarolarak hayal ediyordu.

Democritus’un En Son Yapı Hakkındaki Görüşü ve Aristo’nun Sonsuz Bölünebilirlik Kavramı

Democritus’un görüşü, maddenin sonsuza kadar bölünebileceğini ve temel bir nihai yapısı olmadığını düşünen bir diğer Yunan Filozofu Aristo tarafından hemen hemen 2000 yıl gölgelendi. Aristo’nun görüşü kendisine apaçık görünen bir ilkeler topluluğundan çıkmıştı.O zaman bir anket yapılmış olsaydı, insanlar, kısmen Aristo’nun otoritesinin yüksek olması nedeniyle büyük bir olasılıkla Aristonun görüşünü Democritus’unkine yeğlerlerdi.

Bilimsel Devrim Democritus ve Aristo’nun Görüşlerini Değerlendirmek için bir Yol Sağlıyor

17. yüzyılda bilimin işleyişi açısından temel bir değişiklik yaşandı: Hipotezin geçerliliğinin sınanmasında en son söz sahibi olarak deneysel kanıt yer aldı. Bu devrimsel düşünme yolu hiç bir ilkenin kendiliğinden apaçık olarak kabul edilmemesi gerektiğini ve tüm bilimsel hipotezlerin, bunlara dayanan öngörülerin güvenilirliğini belirleyebilecek deneylere tabi olması gerektiğini varsayıyordu.

Dalton Democritus’la Aynı Fikirde

1803 yılında İngiliz öğretmen John Dalton bileşikler, elementler olarak bilinen basit maddelerin bileşiminden oluşan maddeler, her zaman bu elementleri kitlesel olarak aynı oranlar da içeriyorlardı-elementlerin bileşimi kitlesel olarak sabitti. Bu ilişkiyi açıklamak için Democritus’un atom kavramını kullandı ve elementlerin bu son derece küçük, yok edilemez, bölünemez parçacıklardan oluştuğunu söyledi. Dalton bu atomları minyatür bilardo topları olarak hayal etti.

Dalton belirli bir elementin bir atomunun sabit bir kitlesi olduğunu düşünmüştü. Dalton’un kuramı, bir bileşikteki elementlerin kitlelerinin arasındaki ilişkiyi açıklayabilmesini sağlamıştı. Eğer bir bileşik içinde bulunan elementlerin sabit bir oran göstermeleri ile tanımlanabiliyorsa ve belirli bir elementin her atomu aynı kitleye sahipse bileşiğin bileşimi her zaman sabittir diye düşündü (Eğer birleşen birimlerin her birinin büyüklüğü değişseydi, bileşiklerdeki elementlerin kitlesel oranları da değişirdi, yani sabit olmazlardı.)

Bilim insanlarının maddenin atomik modelini kabul etmeleri 2000 yıl almıştı. Bununla birlikte, Dalton’un modeli günümüz bilim insanları tarafından düşünülen model değildir, zira atomlar bilardo toplarından çok daha karmaşıktırlar.

Thomson, Dalton’un modeline içsel yapı ekliyor.

1897 yılında, İngiliz fizikçisi Sir J. J. Thomson, Cambridge’de Cavendish Laboratuvarında çalışırken, tüm atomların, elektron denilen eksi yüklü parçacıklar içerdiğinin ipuçlarını elde etti. Atomların elektriksel olarak nötr oldukları bilindiği için, Thomson, elektronların eksi yüklerini dengelemek için atomun içinde bazı artı yüklü parçacıklar bulunmalı diye düşündü.

Hipotezine göre -Thomson’un üzümlü kek modeli- bir atom, üzümlü bir kekte olduğu gibi eksi yüklü parçacıkların içinde dağıldığı, küresel biçimde, ince bir artı yüklü madde bulutudur. Thomson’un modeli atom üzerine yapılmış bilinen tüm gözlemlere dayanmaktaydı. Bu gözlemlerden HİPOTEZinin varsayılan gerçekliğini desteklemek için yararlanırken tümevarım düşünce biçimini kullanmıştı.

Rutherford Thomson’un Modelini Sınıyor

Cavendish Laboratuvarı’nda Thomson’urı ardılı, Yeni Zellandalı fizikçi Lord Ernest Rutherford, Thomson’un modelinden işe başladı. Thomsonun hipotezinin (premise) öncüllerine dayanan tümdengelim düşünce biçimini kullanan Rutherford, henüz gözlenmemiş olaylar hakkında bir öngörüde bulundu. Eğer atomlar zayıf fakat artı yüklü, içinde elektronların saçıldığı bir hamurdan oluşuyorsa, bu atomlar, ince bir altın (altın atomları) yaprağa doğrudan doğruya yöneltilen atomaltı (doğal radyoaktif maddeler tarafından yayılan alfa parçacıkları) parçacıkların geçişine çok az bir direnç göstereceklerdir şeklinde akıl yürüttü.

Rutherford, parçacıkların çoğunun engellenmeden geçeceğini, fakat az sayıda parçacığın ise zayıf artı yüklü madde tarafından itilme sonucu hafifçe saçılacağını öngördü. Deneyinin sonuçları öngörülerine uymamıştı. Özellikle, çok daha fazla parçacık öngörülenden daha büyük açılarla saçılmıştı.

Rutherford’un Modeli Thomson’un Modelinin Yerini Alıyor

Rutheford’un düşüncesine göre, artı yük, atomik boyutlardaki bir kürenin her tarafına yayılmış olarak bulunmak yerine, çok daha küçük, son derece yoğun, atom çekirdeği dediği merkezi konumdaki bir bölgede yoğunlaşmış olarak bulunuyordu. Bu çekirdeğe yaklaşan alfa parçacıkları yollarından çekirdek tarafından saptırılıyorlar ve bunun sonucu olarak büyük açılar la dağılıyorlardı. Bu özelliği, Thomson’un üzümlü kek modelinin çevrilmiş yorumuna eklemişti.

Bu yeni modelde artı yüklü çekirdek eklenirken, atomun küresel biçimi ve aynı zamanda eksi yüklü parçacıkların varlığı korunmuştu. Elektrik güç, güneşin çevresinde dolanan gezegenleri güneş sistemi içinde tutan yerçekimi gücünü anımsatır biçimde. eksi yüklü elektronlar ile artı yüklü çekirdeği bir arada tuttuğu için, Rutherford elektronları çekirdeğin çevresinde dolanır biçimde betimlemeye karar verdi. Böylece Rutherford’un atomun güneş sistemi modeli doğmuştu.

Rutherford’un Modelinin Yerini Diğer Modeller Alıyor

Rutherford’un sonuçları, modelini desteklemesine karşın, modelin doğru olduğunu kanıtlamıyordu (kanıtlayamazdı). Modelinin kimi özellikleri, özellikle de atomun içindeki elektronların doğası ile ilgili olanlar, daha sonra yapılan deney sonuçlarını açıklamakta yetersiz bulundu. Rutherford’un modelinin ve ardıllarının akıllıca çevrimi bizi, günümüzdeki atomun, günümüzdeki kuantum mekaniği modeline ulaştırdı.

Kuantum mekaniği modeli, en son model mi olacaktır? Bilimsel yöntemin doğası gereği, herhangi bir yorumunun uzun süre dayanıp dayanmayacağı. ek olarak çevrim gerektirip gerektirmediği bilinmez (ve bilinemez). Eğer bir bilim insanı, mutlak doğru olan bir hipotez/keşfetme şansına sahip olsa bile, bunun böyle olup olmadığını’ bilmenin bir yolu yoktur.

Hiç Kimse Mükemmel Değildir

Dalton, Thomson ve Rutherford gibi bilim insanlarının acımasız süreçlerle evreni anlama çabaları doğal olgular hakkındaki tüm savların sürekli olarak herkes tarafından dikkatli bir biçimde sorgulanmasını gerektiriyordu. Bilimin otoritesi yöntemlerinde bulunmaktadır, yanılabilen ve ara sıra dürüstçe yanlışlar yapabilen bilim insanlarında değil.

Örneğin, bu Fransız bilim insanı Rene Blondlot’un durumu için geçerliydi. Rene Blondlot, Alman bilim insanı Wilhelm Roentgen’in çalışmasını duymuştu. Roentgen, 1895 yılında ışığın dışarıya sızmaması amacıyla boşaltılmış bir cam kabı siyah bir kâğıtla örttüğü zaman X ışınlarını aramıyordu. Cam kaba voltaj uyguladıktan sonra, yakında duran bir Fotoğraf filminde siyah bir çizginin ortaya çıktığını görmüştü. Roentgen, bu çizginin yeni bir ışınım türü tarafından oluşturulduğuna inanmıştı. Roentgen tarafından yapılan dikkatli sınamalar, bu inancı desteklemişti. O güne kadar bilinmeyen bu ışınlara, X ışınları adını koymuştu, zira matematikte X, genellikle bilinmeyen anlamını da taşıyordu.

Roentgen’in buluşu Blondlot’a ulaştığı zaman, o da bu X ışınlarıyla deney yapmaya başladı. X ışınlarını oluşturmak amacıyla yaptığı bir girişimde, ışınların kaynağı olarak çok sıcak bir ince platin tel seçmişti. ince tel her tarafı kapalı demir bir tüp içine konulmuştu. Bir parça alüminyumda bulunan ince bir yarık, ışınların, özelliklerinin sınanabileceği laboratuvara sızmasına izin veriyordu. Blondlot X ışınlarından beklenenkilere benzemeyen etkiler görmeye başlamıştı; örneğin, yakındaki bir gazın alevinin parlaklığı artmış görünüyordu ve cadmiyum sülfit ile boyanmış bir yüzeyin parladığı görünüyordu.

Blondlot ışınlara, üniversitesinin bulunduğu kent olan Nancynin onuruna N ışınları adını vermişti. N ışınları kaynağı olabilecek diğer maddeleri araştırdı. Demir ve metallerin çoğu, doğal olarak N ışınları yayıyorlardı, Fakat odun öyle değildi. Blondlot, 1903 yılı sona ermeden bu konu üzerinde 10 makale yayınlamıştı.

Roentgen’in X ışınları deneylerini Blondlot’un yinelemesi gibi, diğer bilim insanları da Blondlot’un N ışınları deneylerini yinelemeye çalıştı. Becquerel ve Charpentier gibi bilim insanlarının deneyleri başarı ile yinelediklerini ileri sürmelerine karşın, diğer bilim insanları Blondlot’un sonuçlarını elde edemediler.

1904 yılında, bir Amerikan fizikçisi olan Robert Wood, Blondlot’un laboratuvarına bu konuyu araştırmak üzere gönderilmişti. Wood, Blondlot bir dizi deneyini gösterirken dikkatlice gözledi. Bir deneyinde N ışınlarını odaklamak için alüminyum mercekler ve ışınları bir yüzey üzerinde dağıtmak için ise alüminyum prizmalar kullanmıştı. Prizma tarafından yöneltilen N ışınlarının yoğunluğundaki değişkenliği ölçmek için bir aygıt yapmıştı. Blondlot bu aygıtı kullandığı zaman bir yüzey üzerinde koyu ve açık şeritler görüyordu. Blondlot gözlemi kendisi için yapması için Wood’a izin verince, Wood ışınların yoğunluğunu belirleyen izlerin parlaklığında bir değişkenlik göremedi. Wood, o zaman ışınları dağıttığı ileri sürülen alüminyum prizmayı gizlice aradan çıkardı. Blondlot yüzey üzerinde koyu ve açık şeritler görmeye devam etti. Bir başka deneyde ise, Blondlot gözlerinin hemen üzerinde yassı demir bir eğe tuttu. Blondlot, eğe tarafından yayılan ışınların görüşünü artırdığını ve laboratuvarın uzak bir köşesinde bulunan zayıfça aydınlatılmış bir saatin akrep ve yelkovanını görebilmesini sağladığını söyledi. Karanlıkta, Wood Blondlot’un eğesinin yerine tahta bir cetvel koydu. Bir tahtanın N ışını yaymaması gerekirken, Blondlot halk saatin akrep ve yelkovanını görmeye devam etti. Wood, İngiliz bilimsel dergisi Nature’da laboratuvar ziyareti hakkında bir yazı yazınca, Blondlot’un N ışınları da söndü.

Pek çok saygın bilim insanı nasıl böyle yanılabilirdi?. Algısal kurmanın kurbanı olmuşlardı. Bu olayda insanlar, “zihinlerindeki” zayıf fakat belirgin izleri, bu iz dizileri sürekli bir çizgi olarak görünene kadar birleştirmek gibi şeyler yaparlar. “Mars’ın yüzü” algısal kurmanın sonucudur. Yüz” 1976 yılın da Viking’in görevi sırasında algılanmıştı. Viking uydusu’nun gönderdiği Mars’ın yüzeyine çıkmış bir katmandan bir kayanın, gezegenin yüzeyinden uzaya bakıyormuş gibi görünen dev bir insansı kafanın görüntüsüydü.

Mars’taki yüz, zayıf bir uyarının bir şey ya da bir kimse gibi algılanmasını içeren bir tip yanılsama ve yanlış algılama olan pareidolla’nın bir örneğidir. Diğer örnekler, uzak bir mesafeden ve yandan bakıldığında New Hampsire’ın Beyaz Dağlarındaki bir kaya oluşumu olan “Dağın Yaşlı Adam”ı; dolunayda gözlenen “Ay’daki Adamın Yüzünü; ve 1978 yılında New Meksico’daki bir ev kadınının pişirdiği tortillanın üzerindeki tava yanıklarında görülen başındaki dikenli bir taçla lsa’nın yüzünün görüntüsünü içerirler.

N ışınları sorunu, tüm sınamalar öznel yargılara dayandığı için yaratılmıştı. Nesnel veriler toplamak için aygıtlar kullanmak yerine, insanların görece parlaklık gözlemleri sonuçlan belirlemiştir. Böyle öznel yargılar, inanç ya da beklenti ile etkilenebilirler. Bilim insanları deney sonuçlarının, gerçek olarak ka bul edilmeden önce, sadece yinelenebilir olmasını değil, bağımsız olarak doğrulanabilir olmasını da isterler.

Doğru Fakat Tuhaf

Democritus’un tüm maddelerin temel bir yapısı olduğu şeklindeki düşüncesi Aristo ve öğrencilerine tuhaf görünmüş olmalıdır. Bilimsel düşüncelerin değerlendirilmesi için ölçütler değiştikten sonra, atom düşüncesi deneysel kanıtlar desteklediği için kabul edildi. Aynı şekilde, dünyanın gerçekleri hakkındaki tüm diğer fikirler kanıt temelinde değerlendirilmeli ve kabul ya da red edilmelidir, onların özel bir kişi ya da gruba olağanüstü ya da harika olarak görünmesi temelinde değil.

Bazı tuhaf görünen bilimsel düşünceler bu sınavlardan geçmiştir. İşte size fiziğin bir dalı olan kuantum mekaniğinden tuhaf bir düşünce: Atomaltı parçacıkları alanında (kuantum alanı), bireysel atomaltı parçacıkları bazı niteliklerini (konum ve hız gibi) gözlenene kadar kazanmazlar. Diğer bir deyişle, atomaltı parçacıklar gözlemciler onları ölçene kadar belirli bir biçimde var olamazlar. Uçuk ve acayip izleninimi verse de, bu kuantum tuhaflığı, acımasız sınavlardan defalarca geçerek doğrulanmıştır.

Bazı insanlar, bu sınamaları yanlış yorumlamışlardır. Normal cisimler en sonunda atomaltı parçacıklardan oluşmaları nedeniyle, var olabilmeleri için olağan şeyler önce gözlenmelidirler. Bu sonuç yanlış yönde bir kuantum sıçramasıdır, zira bir bütünün özellikleri, onu oluşturan parçaların özellikleri ile aynı değildir.

Kuantum kuramın,, sadece, atomaltı parçacıklarına ne olduğu ilgilendirir. Tek tek atomaltı olayların düzeyindeki kuantum etkileri makroskopik düzeyde ortalanırlar. Hiç kimse gözlemese bile Ay, Dünya’nın çevresinde dönmeye devam eder. Bilim, nesnel gerçeklik üzerindeki iddiasını sürdürür.

Bu parçacıkların gözlenene kadar bazı niteliklerini kazanmadıkları buluşunun yanlış bir yorumu da, “nihai gerçekliğin gözlemcinin zihninde” olduğu ya da “düşüncelerin her şeyin olmasını sağladığı” şeklindeki yorumdur. Bu yorum!ara ait düşüncelerin hiçbiri kuantum kuramından elde edilemez. Bu kuram, insan bilinci ya da zihinsel süreçler konusunda hiçbir şey söylemez.

Bir başka doğru fakat tuhaf görüş Einstein’in görecelik kuramında görülmektedir: İki olay arasında geçen zaman mutlak değildir; gözlemcilerin bakış açısına bağlıdır. Örneğin, bu iki olay, dünyanın yakınından hızla geçen bir uzay gemisindeki bir saatin birbirini izleyen vuruşları ise, uzay gemisindeki bir gözlemci tik takları saatin bulunduğu aynı yerden gözler. Dünyadaki bir gözlemciye göre ise, içinde saat bulunan uzay gemisinin hareket ediyor olması nedeniyle, gemideki saatin birbirini izleyen tik takları farklı konumlarda gerçekleşecektir. Bunun sonucu olarak dünyadaki gözlemci saatin tik takları arasında daha uzun bir zaman kaydedecektir. Bu “zaman genişlemesi” etkisi, dünyadaki bir gözlemciye göre hareket eden saatlerin, dünyadaki saati erden daha yavaş çalıştığını öngörmemektedir.

Bu düşünce tuhaf görünse de, deneysel olarak doğrulanmıştır. Eğer iki saat tam tamına aynı zamana ayarlansalar ve biri yeryüzünde kalırken diğeri bir jet uçağına konularak dolaştırılsa, jet uçağındaki saatin, yeryüzündeki saate göre daha az süre gösterdiği bulunmuştur. Bu etki yalnız çok yüksek hızlarda anlamlı (ölçülebilir) olmaktadır. Günlük yaşamımızda bu etki fark edilemez ve anlam taşımaz.

Bilim Alt Bölümler Halinde Yaşar

Evrende öyle çeşitli olaylar vardır ki bilim insanları genellikle bir ya da en fazla birkaç çalışma alanında uzmanlaşırlar. Bilimlerin en geniş sınıflandırmasında, iki ana alt bölüm vardır:

Evrenin cansız ve canlı kısımlarını inceleyen doğa bilimleri ve rasyonel/duygusal varlıklar olarak insana (davranışsal ve sosyal bilimler) ve insan tarafından yaratılan ve biçimlenen organizasyonlar ve sistemlere (politik, ekonomik, dinsel, vs.) odaklanan insan bilimleri.

Aşağıdaki sol sütun doğa bilimlerini; sağ sütun ise insan bilimlerini listelemektedir.

Astronomi Antropoloji
Biyoloji Coğrafya
Kimya Tarih
Jeoloji Psikoloji
Fizik Sosyoloji

Her iki listeyi tamamlamak için diğer bilimleri, örneğin, doğa bilimlerinden ekoloji ve insan bilimlerinden ekonomi gibi bilimleri de eklememiz gerekmektedir. Ayrıca biyokimya ve sosyal psikoloji gibi disiplinlerarası bilimler de eklenmek zorundadır.

Benzer Fakat Aynı Değil

Doğa ve insan bilimlerinin her ikisi de olayların genel açıklamasını bulmaya çalışmalarına rağmen, bunu yaparken izledikleri yollar arasında önemli farklar bulunmaktadır.

GÖZLEMLER: Doğa bilimleri, hemen hemen birbirinin aynı ve insan bilimleri tarafından izlenen kişisel ve sosyal olaylara göre sayıca çok olan fiziksel ve biyolojik varlıkları (atomlar, bakteriler, sirke sinekleri) gözlerler. Evrende hepsi de aynı kimyasal davranışı gösteren trilyonlarca trilyon karbon atomu bulunmaktadır; yeryüzünde her biri eşsiz olan 6 milyar insan vardır. Bir kimyacı, bir karbon atomunu gördüyseniz hepsini görmüş olursunuz diyebilir.

Bir psikolog ise insanlar için bunu asla söylemez!

HİPOTEZLER: Doğa bilimleri tarafından gözlenen varlıklar hemen hemen birbirlerinin aynı ve sayıca çok oldukları için, bu varlıkları ayırmak daha kolaydır ve çok az sayıda değişken sunarlar. Bu nedenle doğa bilimlerindeki hipotezler sıkça tek kabul edilebilir hipoteze indirgenebilirler. Diğer yandan, bir konuda çok sayıda kabul edilebilir hipotez, insan bilimlerinde sıkça rastlanan bir durumdur (psikolojide, psikoanalitik kurama karşı davranışsal ve kognitif kuramlar gibi). Doğa bilimlerinde hipotezler daha kesin (göreceli olarak daha basit denklemler ile ifade edilebilir), bir hata aralığı daha küçük ve gözlemci tarafından kolaylıkla önyargılardan ve yanlı değerlendirmelerden arıtılabilecek yapıdadırlar.

ÖNGÖRÜLER: Doğa bilimlerindeki hipotezlerin hata payı daha küçük olduğu için, bunlara dayanan öngörüler de daha küçük hata payına sahiptirler.

DENEY YAPMA: Doğa bilimlerinde değişkenleri kurmak ve denetlemek daha kolay olduğundan deneyler yanlılıktan kolaylıkla arındırılabilirler ve nadiren doğrudan etik kaygılar (nükleer silah geliştirilmesi ve genetik mühendislik gibi) içerirler ve çalışılan varlıkların davranışı deneyin kendisi tarafından etkilenmez. Karbon atomlarını ne kadar yakından izlerseniz izleyin, size hiç aldırmayacaklardır. Gözünüzü bir insana diker ve bakarsanız, o da size dik dik bakabilir.

İnsan davranışı, çok çeşitli etmenler tarafından etkilenebildiği için çalışılması özellikle zordur. Hipotezin değerlendirildiğinin bilinmesi bile etkileyebilir. Örneğin, bono faiz oranlarının attığını öğrenen yatırımcılar, aynı zamanda yükselen bono faizlerinin borsayı düşürdüğü hipotezinin de farkındaysalar, eğer hipotezden haberdar olmasalardı ellerinde tutabilecekleri tahvilleri satmaya karar verebilirler.

YENİDEN ÇEVRİM: Deney sonuçları ve öngörüler, doğa bilimlerinde daha kesindir ve bu nedenle insan bilimlerindekilere göre daha kolay karşılaştırılırlar. Doğa bilimlerinde yapılan kritik bir deney, Thomson’un Üzümlü Kek atom modelinin Rutherford’un deneyiyle büyük bir yara almasında olduğu gibi, bir hipotezi önemli ölçüde değiştirebilir. İnsan bilimlerinde kritik deneyler çok azdır.

Gerçeğe Giden Yola Karşı Yanılsamaya Giden Yol

OIağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar ister.
CARL SAGAN

Sözdebilim Satar

Bilimsellik iddiasındaki kuramlar bilimin acımasız standartlarını tutturmalıdırlar. Tüm kuramların bu standartları karşılayabilmesi için, insanların yeterince eğitilmiş olmaları gerekmektedir. Ne yazık ki, sözdebilime karşı yapılan savaşım çok zahmetlidir. İnsanlar, gerçek bilimden çok, sözdebilim ve büyü hakkında okuyorlar. Astroloji gibi, sözdebilim kitapları milyonlarca satıyorlar. Buna ek olarak, halk, X - dosyaları gibi TV dramaları ve dev böcek işgalcileri konu alan filmler ile sözdebilim tarafından bombardıman ediliyor. Bu özel efektler günümüzde o kadar inandırıcı yapılıyor ki gerçeğin nerede bittiğini ve yanılsamanın nerede başladığını bilmek güçleşiyor.

Bunun sonucu olarak, bilimle sözdebilimi ayırt edebilecek insanların sayısı giderek azalıyor. Evrime inananlardan daha çok insan duyu dışı algılamaya inanıyor. Astronomlardan daha fazla astrolog var. Son günlerde bir kitapçıda görülen bir tabela, YENİ ÇAĞ BÖLÜMÜ BİLİM BÖLÜMÜNE TAŞINDI, diyordu.

Sözdebilimlere inancın artması küresel bir eğilimdir. Bu, özlemini çektiğimiz fakat bir türlü bulamadığımız kişisel güçler arayışına yanıt veriyor. Hastalıklara derman bulma sözü veriyor. Ölümün son olmadığı sözü bile veriyor. İnsanların, kesin şeyler için doymak bilmeyen iştihasını tatmin ederken, aynı zamanda kolay ve anında yanıtlar sunuyor. Güçlü duygusal gereksinimleri karşılıyor ve manevi açlıkları tatmin ediyor. İnsanlara hiç olmayan şeyleri vermeyi vaat ediyor. Yirmi birinciyüzyıl bilim çağı, sözdebilim çağı olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Sözdebilim: Zararsız Sapma ya da Zararlı Fantezi

İnsanlığın gerçeği kavrama dürtüsü iki ana güdüden kaynaklanır: dünya hakkındaki doğuştan gelen merakımız ve bu dünyayı denetleyerek insanın koşullarını etkileme arzumuz. Fantezi gerçeğin yerini alınca (sözdebiim gerçek bilimin yerini alınca), gerçek dünyayı bilme ve etkileme yeteneğimiz azalıyor. ( Bu arada, bilimin dünyayı etkileme gücünü, çok da sağlıklı olarak kullanmadığını biliyoruz-anlamak)

Sözdebilimin satıcı ve tüketicileri sözdebilimsel inançlarından kazanacakları çok şey olduğuna inanırken, gerçekte ise kaybedecekleri çok şey vardır. Kötü tasarlanmış dalaverelere ya da üçkâğıtçılara para yatırabilmelerine ek olarak, gerçek hakkındaki bilgilerini artırmakta daha yararlı bir şekilde harcayabilecekleri zamanı da yatırmaktadırlar. Eğer potansiyel olarak yaşamı tehdit eden sorunlar için üfürükçülerden, medyum cerrahlardan ve diğer tıbbi şarlatanlardan yardım ararlarsa sözdebilimsel tıbbi inançtan fiziksel zarar bile görebilirler. Daha sonra bilimsel tıbbın tedavi yöntemlerine başvursalar bile çok geç

kalınmış olabilir. Köktendincilerin, okullarda doğal olayların bilimsel açıklamalarının yanında ya da yerine dinsel açıklamaların sunulmasının da gerektiği şeklindeki girişimleri özellikle tehlikelidir. Eğer bu girişimler başarılı olursa, öğrenciler, okuldan sözdebilimsel inançlar aşılanarak ve gerçekler hakkında çarpıtılmış ve kısıtlı görüşler edinmiş olarak çıkacaklardır. Ve onlar da bir sonraki kuşağa öğreteceklerdir.

Doğaya Karşı Doğaüstü

Bilim insanları doğal olayları, aynı zamanda da insan tarafından yaratılan ve biçimlendirilen olayları açıklamaya çalışırlar. Doğal düzene aykırı gibi görünen, fakat gerçekte doğal açıklamaları bulunan sözümona doğaüstü olayları da açıklamaya çalışırlar. Henüz açıklanamamış bir olay ille de doğaüstü demek değildir.

Örneğin, dolu yağması, Eski Yunanlılara göre, Tanrı Zeus’un öfkesini göstermesinin yollarından biriydi. Dolu, çağdaş bir meteorologa göre ise, yukarı doğru bir hava hareketinin atmosferin yüksek ve soğuk tabakalarına taşımasıyla donan su damlacıklarından oluşur. Bu olay tekrar tekrar olabilir ve ne kadar çok tekrarlanırsa, dolu taneleri de o kadar büyük olabilir.

Bir olayın bilimsel açıklaması, güncel kuramlar içinde bulunabilir ya da Rutherford’un atom çekirdeğinin varlığını öne sürerek alfa parçacıklarının şaşırtıcı (Rutherford’un kendisine) saçılımını açıklamış olmasında olduğu gibi güncel olarak geçerli bir kuramın yeniden çevrimini gerektirebilir. Benzer bir biçimde, farklı atom çeşitlerinin davranış eğilimlerini açıklayan kimyadaki periodik yasa, ilkin farklı atomların kitlelerine özgü biçimde ifade edilmişti, fakat bu, şimdi, atomlardaki artı yüklü atomaltı parçacıkları (protonlar) cinsinden verilmektedir.

Astronominin güneş sistemi modeli, bir zamanlar jeosentrik (Dünya merkezli) iken, şimdi heliyosentriktir (Güneş merkezli). 1900’lu yılların başlarındaki jeolojinin yeryüzü modeli, kıtaların altında bulunan manto tabakasındaki temel yanal kuvvetlerin oluşturduğu akımlarla kıtaları sürükleyen bir mekanizma sağlanana kadar kıtalarda açıkça görülen sürüklemeyi açıklamakta güçlük çekti. Darwin’in Evrim Kuramı’nı açıklamasını sağlayan genetik mekanizmalar deoksiribonukleik asitin (DNA) yapısı belirlenene kadar açık değildi.

Bilim ve Büyü

Bilim insanları bütün olayları doğal yollardan açıklamaya gayret ederler. Bu arayış, örneğin, İngiliz fizikçisi Sir Isaac Newton’u evrendeki tüm cisimlerin birbirlerine karşı bir çekme gücü uyguladıklarını söyleyen Yerçekimi Yasası’nı oluşturmaya sevketti. Bu yasa elmalar ile dünya gezegeni arasında görünmeyen bir çekici gücü tanımlamakta ve saha dışına atılan bir beyzbol topunun en sonunda yere ineceğini öngörmektedir.

Konuyla ilgili bir açıklama ya da yasa keşfedilmeden önce böyle olaylar doğaüstü ya da “büyülü” niteliklere sahipmiş gibi görünürler. Bu nedenle bilim ve büyü birbirlerine yabancı değillerdir. Örneğin, mıknatıs taşı denilen ilginç bir taş vardır. “Görülmeyen” bir kuvvetle, demiri uzaktan çekme gücüne sahiptir. Bu görülmeyen güç, bilim insanları manyetizma olayını anlayana kadar esrarengiz bir olay olarak kabul edildi (Aynı Newton’un yerçekiminin temel yasasını tanımlamasında olduğu gibi). Mıknatıs taşları, sadece manyetik mineral manyetitten oluşan doğal mıknatıslardır.

Manyetizma olayından haberi olmayan bir kişi, belki de ilkin bayağı bir taş olan ve abrakadabra sözcüğüyle sihirli bir taşa dönüştürülen mıknatıs taşını, büyülü bir taş olarak sunan bir sihirbaz tarafından kandırılabilir. Bu olay, sihirbaz tarafından, kendisinin sihirli etkisiyle olmuş gibi sunulduğu zaman, gösteri sihirli bir numara ya da yanılsama olur.

Çoğu kimse, sihirbazlar mıknatıs taşı manyetizması gibi do ğal olayları sergilediklerinde ya da doğa yasalarına meydan okunduğu yanılsamasını veren, göz göre göre aldatmaya başvurulduğu zaman gerçeğin görünürde askıya alınması sanısından hoşlanır. Bu numaralar için her zaman bir açıklama vardır -fakat bunu sihirbazın yapmasını beklemeyin.

Gerektiğinde Yükselmek

İşte size, dilerseniz, sihir olarak sunabileceğiniz ilginç bir doğa olayı. Soda ya da gazoz türü açık renkli bir içeceği uzun bir bardağa koyun. Gazlı içeceğin içine birkaç tane siyah üzüm kurusu atın. Bu sihirli üzümlerin genellikle sizin emirlerinize uyduğunu, fakat bazılarının diğerlerinden daha çok söz dinlediğini çevrenizdekilere anlatın.

Üzümlerin üzerinde hava kabarcıkları birikmeye başlayacak ve birkaç saniye içinde üzümler yükselmeye başlayacaklardır. Bir tanesinin yükselmeye başladığını görür görmez, ona yükselmesini emredin. Sonra, yüzeye ulaştığı zaman, alçalma söyleyin (ve alçalacaktır). Kuşkusuz üzümlerin yükselmeleri ve alçalmalarının sizin emirlerinizle bir ilgisi yoktur. Hatta, eğer onlara yükselmemelerini söylerseniz sizi dinlemeyeceklerdir.

Bu olayın bilimsel açıklaması, gazozun karbon dioksit gazı içermesidir. Üzümlerin yokluğunda, sadece gaz hava kabarcıkları şeklinde birikerek su yüzüne çıkar. Yükselirler çünkü gazozun kaldırma kuvveti, üzümlerin buruşuk yüzeyinde birçok bağlanma noktası üzerinde oluşan hava kabarcıklarının ağırlığından da ha fazladır. Hava kabarcıkları biriktikçe, sonuçta, sodanın yüze yine yükselene kadar üzümler, gittikçe daha da batmaz hale gelirler. Üzüm üzerindeki bir kabarcık, yükseldikçe üzerindeki basınç azaldığı için genişler. Yüzeye ulaştığında kabarcığı çevrele yen sıvı zarı gererek daha da genişler ve en sonunda zar gerilerek o kadar ince bir hale gelir ki içindeki havayı tutamaz ve kabarcık içindeki gazı bırakarak patlar. Hava kabarcıklarının kaldıraç etkisini kaybeden üzüm yeniden suya batar, yeni bir hava kabarcığı grubu üzerinde birikene kadar suyun dibinde kalır.

Sihirbazlığa Karşı Düzenbazlık

Profesyonel sihirbazların çoğu, sadece numara yaptıklarını vurgulamak için kendilerine illüzyonist (gözbağcı) denmesini yeğlerler. Yaptıkları sihir, onların doğaüstü ya da paranormal güçleri varmış gibi gösteren kasıtlı, kuşkusuz aldatıcı yollar içerir. Bu sihiri, doğa yasalarını isteyerek çiğneme iddiasındaki bir sözdebilim olan düzenbazlık ile karıştırmamak gerekir. Hindistan’da Sai Baba ellerinden bol miktarda kül oluşturmuş gibi yaparken düzenbazlık yapmaktadır. İsrail’deki Uri Geller de, zihnindeki güçle kaşıkları bükermiş gibi görünürken aynı şekilde düzenbazlık yapmaktadır.

Biz (yazarlar) birlikte öğretirken, birimiz sınıfa bilimin doğal olarak oluşan dört kuvvet bildiğini anlatırdı: yerçekimi kuvveti, elektromanyetik kuvvet ve atom çekirdeği içinde etkin olan iki kuvvet, güçlü çekirdeksel kuvvet ve zayıf çekirdeksel kuvvet. Diğerimiz ise göstermeye hazırladığı beşinci bir kuvveti tam o sırada keşfettiğini açıklardı. Bir elinin avucunu bir kitabın üzerine koyar, diğer eliyle o bileğin altını sarar ve kitabın üzerine koyduğu elini kaldırmaya başlardı. Şaşırtıcı (1) bir şekilde kitap da, bu beşinci kuvvet tarafından yükselen avuca doğru çekilircesine yükselirdi.

Bununla birlikte, öğrencilerin çoğunluğu hileyi hemen fark ederlerdi: Bileği tutan eldeki görülmeyen işaret parmağı kitabın altındaki bir konuma gelmişti. Hileyi ilk bakışta yakalayamayanlar ise bizim şakalarımızı bildikleri için bunun bir aldatmaca olduğunu anlarlardı.

Sözdebilimsel Gözlemler

Şimdi de bilimin gözlemleri, öngörülen, deneyleri ve yeniden çevrimleri kullanımını sözdebiliminkilerle karşılaştıralım.

Gözlemler, üzerinde hipotezlerin kurulduğu gerçeklerdir. Bir gözlemcinin önyargıları gerçekle bağdaşmayan bildirimler üretirse gözlemsel sorunlar ortaya çıkabilir. Hüsnükuruntu, insanların gerçekte olmayan olayları oluyormuşçasına düşlemelerine neden olur, özellikle bu olaylar güçlü inançlarla uyuşuyorlarsa. Bu nedenle, her şeyden önce kişisel anekdotlara güvenen insanlar kendi kendilerini aldatma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Örneğin, inançlarıyla uyuşmayan olumsuz olayları göz ardı ederken, inançlarıyla uyuşan olumlu olayları fark etme eğilimindedirler (Çatal çubukla su arayan birisinin su kaynağını bir çok denemeden sadece birinde bulması gibi).

Gözlemleri yaparken ve bildirirken sahtekarlık yapmak da bir diğer potansiyel sorundur. Dürüst bildirim bilimin temel bir ilkesidir. Düzenbazca gözlemlere bilimde pek rastlanmaz. Bu şekilde gözlemler ortaya çıkarıldığında ise, bunlarla yerinde ve uygun biçimde ilgilenilir. Diğer taraftan, olağan deneyimlerin içinde olmayan sözümona olağandışı olayların gözlemcileri ise sık sık kendi çıkarları için iş yapan düzenbaz ya da şarlatan olarak sergilenirler.

Sözdebilimsel Hipotezler

Occam’ın usturası sözdebilimcilerle işlemez. İlke olarak en basit açıklamayı benimsemek yerine, bilimsel çalışmaya bağışık hale getirilmiş, çok geniş, belirsiz ve değişebilir açıklamaları benimserler.

Sözdebilimsel hipotezler, eğer kolay ve anında yanıtları ve kesinliği çok arzulamak, ruhsal açlıklar, sağlıkla ilgili kaygılar, ölümden sonra bir yaşamı çok istemek gibi duygusal gereksinimlere yanıt veriyorlarsa, özellikle çekici olmaktadırlar. Böyle açıklamalar sık sık, hiçbir kanıtı olmayan güçlere ya da kuvvetlere inanmayı gerektiren inanç sitemlerine dayanırlar ve bu süreçte, inananlardan gayet iyi kanıtlanmış bilimsel hipotezleri bırakmalarını isterler.

Sözdebilimsel hipotezlerle ilgili bir diğer sorun, öyle bir biçimde yapılandırılırlar ki bunları deneysel olarak sınamanın akla yatkın bir yolu yoktur. Örneğin, birileri, ara sıra garip davranışlarının nedenini, diğer insanlara görünmeyen bir tavşanın onları her yerde izlemesi ve bazen onları tuhaf davranmaya ikna etmesi olarak açıklayabilir. İleri sürülen hayvanın görünmezliği, onu bulunamaz ve bu nedenle de nesnel değerlendirmeye bağışık kılar. Bu şekildeki hipotezlerin yanlışlanamadığı söylenir. Yanlışlıkları akla yatkın hiçbir deneyle saptanamaz: Açıklamayı bir kenara koymayı isteyeceğimiz durumlar olmalıdır. Örneğin, elmaların ağaçlardan düşeceğini öngören Newton’un Yerçekimi Yasası’nın yanlış olduğu, eğer bir elma kendiliğinden ağaçtan yukarı doğru giderse, gösterilebilir. Eğer böyle durumlar düşünülemiyorsa, açıklama bilimsel bir açıklama değildir.

Sözdebilimsel Öngörüler

Eğer hipotez doğruysa, o zaman bundan çıkarılan öngörüler de doğru olmalıdırlar. Bu nedenle sözdebilimsel hipotezlerden öngörüler çıkarmak için tümdengelim mantığını kullanmak olanaklı olmalıdır. Böyle olunca, bu öngörüler hipotezlerin mantıklı sınanmalarına yol açmalıdırlar. Ne yazık ki sözdebilimsel hipotezler kadar genel ve belirsizlerdir ki bunlardan çıkarılan öngörüler, ye terli bir değerlendirme için çok büyük bir hata payı bırakırlar.

Sözdebilimsel Deney Yapma

Sözdebilimsel deneyler, sözdebilimsel hipotezin yaratılışını ve ilk sözdebilimsel gözlemleri kapsayan aynı zorlukların (ön yargı, hüsnükuruntu, sahtekarlık, vs.) tuzağına düşerler. Sözdebilimcilerin öngörülen, sözdebilimcilerin bağlı olduğu önceden var olan inançlarına dayandığı için, bulacaklarına inandıklarını bulmuş görünmelerine şaşmamak gerekir. Hileli ve kendisine hizmet eden gözlemlenin hileli ve kendine hizmet eden de neylerle izlenmesine de şaşırmamak gerekir.

Sözdebilimsel Yeniden Çevrim

Sözdebilimsel deneylerin sonuçları öngörülerle uyuşmasa bile, güçlü çekiciliği nedeniyle sözdebilimsel inancın taraftarları eski inançlarına sıkıca yapışırlar. Dogmanın ileri sürülmesi zihni kapatır.

Taraftarlar, bu inanç, öyle uzun bir zamandır ve öyle çok insan tarafından paylaşılıyor ki geçerli olması gerekir şeklinde bir sav ileri sürebilirler. Bu inanç sahiplerinin inançlarında içtenlik ii olduğunu da öne sürebilirler. Bununla birlikte, popülerlik ve içtenlik, hiçbir bilimsel anlamda gerçekliğin kanıtı olamaz.

Buna ek olarak, düşüncelerine, kendi inançlarını destekleyen bilgiyi, kimi kurumların sakladıkları şeklindeki sözde komplo kuramlarıyla, aslında var olmayan düş ürünü ayrıntılar eklenmiş olabilir. Örneğin, hükümetin uzaylı yaşam biçimlerine ait kadavraları vermek istemediğini savlayabilirler, böylece iddia edilen olayı değerlendirilmeye kapalı kılabilirler...


_________________________


    Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Konuyu Beğendin mi ? O zaman Sayfanda Paylaş

Tags
kuantum sıçramalar, yanlış yönde

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar son Mesaj
yanlış kullandığımız kelimeler xxilknurxx Kültür & Sanat & Felsefe 7 08-21-2008 06:28 PM
Yanlış Anlaşılan Şarkı Sözleri... Neria Off - Topic 11 07-18-2008 09:05 PM
müthiş bir yanlış anlama ::D:D:D:D:D:D: CuRSed'CraSh Komik İlginç Videolar 6 04-14-2008 10:19 PM
Mail Adresini Yanlış Yazmayın!! _DarKNeSsGirL_ Off - Topic 13 01-07-2008 05:38 AM


Saat: 11:51 PM .


Forum Hakkında RockTurka.Org

Powered by vBulletin Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
[ --- RockTurka --- ] Güvenlik Modülü [ --- RockTurka --- ]
Copyright © 2006 - 2010 Rockturka.org | Tüm Hakları Saklıdır

Site Kuruluş Tarihi : 26 Aralık 2006
Tasarım :
WormWar
Site Yöneticisi : DejaVu


1, 2, 3, 4, 5, 204, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 171, 20, 21, 22, 23, 168, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 194, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 130, 57, 58, 59, 60, 121, 199, 173, 187, 178, 186, 180, 179, 182, 193, 184, 183, 188, 185, 190, 189, 192, 191, 68, 75, 74, 65, 66, 67, 144, 76, 69, 70, 71, 72, 73, 77, 78, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 116, 119, 120, 117, 132, 123, 124, 125, 127, 126, 129, 131, 135, 133, 134, 136, 137, 138, 201, 139, 140, 141, 143, 146, 145, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 160, 161, 162, 163, 167, 169, 175, 170, 172, 198, 200, 195, 196, 197, 202, 203, 210, 208, 209,